7 Ağustos 2009 Cuma

Lost Fanatiklerinin Dikkatine!


Dünya genelinde merak ve ilgiyle izlenen Lost dizisinin final sezonunda, birinci sezondaki bazı karakterlerin geri döneceği ve merak edilen tüm soruların cevabını bulacağı bildirildi.

Dizinin yapımcıları Damon Lindelof ve Carlton Cuse, dizinin final sezonuyla ilgili olarak yaptıkları açıklamada, Juliet Burke ve Daniel Faraday adlı karakterlerin, birinci sezondan beri gözükmeyen başka bazı karakterlerle birlikte diziye geri döneceğini belirtti.

Final sezonunun bazı açılardan birinci sezonla benzerlikler göstereceğinin ipucunu veren yapımcılar, "İlk sezonda karakterler ormanda koşuşturuyordu, yoğun ve şaşırtıcı olaylar yaşanıyordu, karakterlerin duygusal olarak tanındığı bir dönemdi. Bunları final sezonunda da yaşayacağız" dedi.

Dizide Hugo karakterini canlandıran Jorge Garcia ise bunun, dizide yaşananları hiç olmamış gibi gösterecek bir final anlamına gelmediğini belirterek, "Bu hayranlarımıza büyük bir ihanet olur" diye konuştu.
Yapımcı Cuse da bu konuyla ilgili olarak, "Bize güvenin" mesajını verdi.

Lindelof, yeni sezonda zamanda yolculuk ve flash-forward kullanılmayacağını belirterek, "Farklı bir şey yapacağız. Merak edilen bütün soruların cevapları verilecek" dedi.

Son olarak dizide, final sezonuna özgü bir anlatım şekli kullanılacağı belirtildi.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Placebo ve Akılda Kalanlar.


Depeche Mode konserinin iptali ile hayal kırıklığı yaşayan bir çok Placebo hayranı, konsere sayılı saatler kala aldıkları bana göre tamamen düzmece! Daha fazla bilet satma amaçlı bir günlük erteleme mesajı ile kısa süreli de olsa bir şok yaşadılar.

Olumsuzluklardan bahsetmek istemiyorum çünkü son zamanlarda gittiğim en güzel ve en kaliteli konserdi. Başlarda eski baterist Steve Hewitt'in ayrılmasına üzülen ve yeni baterist Steve Forrest'e fazlasıyla soğuk bakan ben, gördüklerim karşısında hayranlığımı gizleyemedim çünkü sahnede bateristten çok bir fenomen vardı. Sarı saçları, yerinde bir dakka duramayan tarzı ve vücudunun nerdeyse tamamına yakınını kaplıyan dövmeleriyle tam bir sahne adamı olduğunu tüm izleyenlere kanıtladı ve yanıldığımı görmekten dolayı son derece mumnun kaldım.

Brian Molko'dan bahsetmeden olmaz. Eşsiz sesinin yanında verdiği mesajlarlada dikkat çekti gece boyunca. Yeni albümünde yer alan "Happy Your Gone" adlı şarkısı için söylediği "Bu şarkıyı Paris'te yazdım ama Kimseye değil" sözü bence bir yerlere açık bir mesaj olarak gitti. Bunun dışında rock müziğin doğasında varolan savaş karşıtlığı da yaptığı vurgulardan bir tanesiydi.

Konserde ciddi bir kalabalık olsada hınca hınç dolmama sebebinin ciddi bir organizasyon hatası olduğu da çok açık. Muhtemelen takvimdeki boş gün Salı'yı işaret ettiği için haftaiçine denk getirildi. Fakat bu coğrafyanın kültürüde bu, haftaiçi eğlenmek bize göre değil.

Son olarak, bir daha ne zaman gelirler bilinmez ama geldiklerinde benim yine orada olucağım kesin, en kısa zamanda tekrar gelmeleri dileğiyle.

23 Haziran 2009 Salı

Beşiktaş'lılık Duruşu!



Ağızlara sakız olan ve ilk duyduğumda çok hoşuma giden bu söz son zamanlarda midemi fazlasıyla bulandırdı. O kadar yerli-yersiz kullanılır oldu ki, artık benim için itici ve duyduğumda yine altından saçma sapan bir konu başlığı çıkacaktır diyerek beklediğim paronayak bir ruh haline bürünmüş vaziyetteyim artık!

Öncelikle benim anladığım "Beşiktaş'lılık duruşu" nedir? Bence "Beşiktaş'lılık duruşu" her zaman haklının yanında olabilmeyi, "halkın takımı" söylemlerini kulak ardı etmeyip halk gibi düşünebilmeyi, verdiğin sözün arkasında durabilmeyi, hata yaptığı anda özür dileyebilecek erdeme sahip olmayı, olaylara sadece kendi bakış açısıyla değil! Doğru olan bir ortak açıdan bakabilmeyi, iyi gün-kötü gün ayırt etmeden destekleyebilmeyi, haksızlıklara karşı sesini yükseltebilmeyi, sosyal ve toplumsal olaylara sessiz kalmamayı, şerefli ikinciliklerle sevinebilmeyi vs vs vs gibi uzatabiliceğim bir çok benzer düşüncenin uygulamasıdır!..

Dananın kuyruğunun koptuğu ve beni çıldırtan nokta ise mevcut Beşiktaş yönetiminin her sıkıştığı anda bu cümleye sarılıp kendilerini aklama çabaları! Taze olduğu için son Mehmet Topuz transferinden yola çıkıcak olursak, her ne şartta olursa olsun. İster dayatmalarla, ister kendi rızasıyla yapmış olduğu "Beşiktaş'lıyım" açıklamalarından sonra Fenerbahçe'ye imza atışına sevgili yöneticilerimizden biri "Beşiktaş'lı duruşuna sahip değilmiş" yorumunu yapmayı kendinde hak hissetti! Peki bende soruyorum kulübüyle anlaşmadan futbolcu ile anlaşmak "Beşiktaş'lı" duruşu mu? Yada "ligden çekiliyoruz" diyip diğer hafta as kadroyla maça çıkmak "Beşiktaş'lı" duruşu mu? Yada "ben başkan olarak bu kulübün başında olduğum süre zarfında o şahıs! Beşiktaş kulübünü çalıştıramaz" diyip 6 ay sonra öpüşüp, koklaşıp takımın başına geçirmek "Beşiktaş'lı" duruşu mu? Son bir örnekle toparlamak gerekirse, Mehmet Topuz tranferinde köle ticaretinden bahsedilip duruldu. Peki geçen sene bizim Fahri Tatan'ı Konyaspor'a gönderiş tarzımız yada Aydın Karabulut'u zorla Bursaspor'a gönderme çabamız, köle ticaretine girmez mi? Bence girer! Bu yüzden, iğneyi kendimize batırdıktan sonra çuvaldıza bir alıcı buluruz!

Bir kez daha düşündüm, hatta düşünmeden kesin kararımı verdim! "Beşiktaş'lılık duruşu"nu bilmeyen, şampiyonluğumuzu bile yaşamamıza müsade etmeyen bu namıdeğer "EZİK"!! YÖNETİM İSTİFA!

31 Mayıs 2009 Pazar

Şampiyon!


2008-2009 Turkcell Süper Lig Şampiyon'u dün oynanan son maçlar sonunda herkesinde ortak noktada birleştiği Beşiktaş'ın liderliği ile noktalandı. 6 Yıl sonra gelen bu şampiyonluk, Beşiktaş'ın uyuyan dinamiklerini harekete geçirmeyi başardı. Uyuyan dinamiklerden kastım birlik-beraberlik, büyüklük reflexi ve medya gücü. Tek bir şampiyonluk bütün olumsuzlukları silebilir, bir çok kırgınlığı ortadan kaldırabilir ve birçok eksiği görmemize engel olabilir. Ama silmemeli, kaldırmamalı ve olmamalı!

Beşiktaş'ın 5 yıldır aralıksız içerdeki her maçına giden biri olarak bu seneki şampiyonluk tamamı ile Mustafa Denizli'ye ait diyebilirim. Sebeblerini sıralicak olursam, öncelikle inancını yitirmiş, "3. büyük" söylemlerini içine sindirmiş oyuncular topluluğunu 2 hedefe aynı anda kitleyerek ne kadar büyük bi motivatör olduğunu tüm Türkiye'ye kanıtladı. Diğer antrenör"ler" gibi hayat devam ediyor, önümüzdeki maçlara bakıcaz, nasip, kısmet gibi klişe ve insanın dinlediğinde "bu ne diyor" diye homurdanmasını sağlayan cümleleri hiç kurmadı. Söylemlerinde devamlı bir hedef belirledi, hep bir noktayı işaret etti. Dolayısı ile taraftarı, futbolcuyu ve en önemlisi camiayı kendisine inandırdı. Özellikle taraflı-tarafsız herkesin gönlünü feth eden, son maçtaki kaptanlık meselesi varki başarının "şanslı!" söylemlerinden ne kadar uzakta ve sığı bir yorum olduğunu kanıtlamaya yetti de arttı.

Yaptığı nokta transferlerle transferdede kısa vadede ciddi bir başarı sağladı. Fakat aslolan yeni sezon planlaması. Kadroda miyadını doldurmuş ve de Beşiktaş'ın oyuncusu olmayan birçok futbolcu var. Bu takımın, bu kadro yapısı ile şampiyonlar liginde başarılı olma olasılığı çok zayıf. Benim fikrim Delgado,Bobo ve Zapo gönderilmeli yerlerine kaliteli ve şampiyonlar ligi tecrübesi olan oyuncularla takviye edilmeli! Aksi takdirde bu sene olduğu gibi sadece ulusal başarıları kovalayan bir takım olmaktan uzağa gidilemez.

Son sözlerim Çağdaş Atan(Energie Cottbus, Bundesliga 2'ye düştü) ve Souleymane Youla'ya(Eskişehirspor'la küme düşmekten son hafta kurtuldu)! Her iki oyuncu da Beşiktaş'tan ayrılırken bu takımın bu taraftar yapısı ile 10 yıl şampiyon olamayacağını iddia etmişlerdi. Ama göründüğü üzre doğru bir yapılanma ve Beşiktaş'a uygun futbolcu yapısı ile hedefin göründüğü kadar uzakta olmadığı ortada. Olmamanız gereken yerlerde, yaşamamanız gereken duyguları yaşattığımız için sizlerden tekrar tekrar özür dileriz!

29 Mayıs 2009 Cuma

Yaklaşan "ÖZEL" Etkinlik ve Konserler!


23 Haziran "Placebo" : Son single'ı "Battle For The Sun" ve 8 Haziran'da çıkarıcakları yeni albüm ile birlikte turneye hazırlanan Placebo, 23 Haziran akşamı İstanbul Turkcell Kuruçeşme Arena'da! Bilet fiyatları Ayakta: 87,00 TL, Sahne Önü: 160,00 TL




6 Temmuz "Santana" : Dünyada Latin-rock tarzının en büyük temsilcisi olarak kabul edilen Carlos Santana, uzun yıllar sonra yeniden İstanbul’da! Geniş bir hayran kitlesine sahip Carlos Santana 6 Temmuz akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena'da! Bilet fiyatları Ayakta: 100,00 TL, Sahne Önü: 270,00 TL




9 Temmuz "Katy Perry" : Özellikle “I Kissed A Girl” ve “Hot’N Cold” gibi 2 bomba şarkısıyla Amerika ve Avrupa’da bomba etkisi yaratan ve haftalarca dünya müzik listelerinde 1 numarada kalan Katy Perry, Dünya Turnesi “The Hello Katy Tour” kapsamında 9 Temmuz akşamı Fenerbahçe True Blue'da! Ayakta: 60,00 TL, Sahne Önü: 130,00 TL




18-19 Temmuz Rock'n Coke İstanbul 2009

18 Temmuz C.tesi Sahne Alıcak Grup ve Şarkıcılar
Ana Sahne : The Prodigy, Nine Inch Nails, Jane's Addiction, Juliette Lewis, Emre Aydın, Howling Bells, Duman, Aylin Aslım

Alternatif Sahne : Gece, WUFI, The Twelves, FOMA, Sakin, Ayyuka, Badem, Çilekeş, Gren, Agentorange


19 Temmuz Pazar Sahne Alıcak Grup ve Şarkıcalar
Ana Sahne : Linkin Park, Kaiser Chiefs, D2, Hayko Cepkin, Cold War Kids, Razorlight

Alternatif Sahne : Sattas, ProudPilot, Fuat, We have Band, Post Dial, Mabbas vs Style-ist, Santigold, Fairuz Derin Bulut, Asfalt Dünya, maNga vs Cartel

Not: Biletler Komine + Kamp, Kombine ve Sahne önü olarak 3 ayrı katagoride satışta! (Linkin Park sahne önü tükendi!)




20 Temmuz "Deep Purple" : Çağımız heavy metal ve hard rock tarzının kurucularından olarak kabul edilen, dünya çapında 100 milyondan fazla albüm satışı gerçekleştiren ve 2008’de müzik dünyasındaki 40. senesini kutlayan Deep Purple, bu başarının şerefine “Deep Purple 40 Years Anniversary Tour” ile 20 Temmuz’da Turkcell Kuruçeşme Arena’da! Bilet fiyatları Ayakta: 107,50 TL, Sahne Önü: 160,00 TL




1 Ağustos "Fatboy Slim" : 2003 yılında Brighton Sahilindeki bir partide tam 260.000 kişiyi aynı anda dans ettirerek bir efsane haline gelen ve dünyanın en ünlü DJ’i ve big beat müzikçisi olarak tanımlanan Fatboy Slim, 1 Ağustos gecesi Turkcell Kuruçeşme Arena'da! Ayakta: 71,50 TL, Sahne Önü: 107,50 TL

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Keane Geliyor (Gibi)..


Keane severlerin merakla beklediği İstanbul konseri Masstival 2009 ile birlikte gerçekleşiyor gibi. Gibi diyorum çünkü Parkorman artık etkinliklere kapalı ve ciddi bir yer sorunu yaşanıyor. 4-5 Temmuz tarihlerinde düzenlenmesi planlanan Masstival 2009 için düşünülen mekan Santralİstanbul. Fakat o tarihler daha önceden rezerve edildiğinden Masstival 2009 Eylülün üçüncü hafasına ertelenmiş durumda. Dileriz bir aksilik çıkmaz ve Keane İstanbul konseri gerçekleşir. (Haber kaynağı Mehmet Tez. Teşekkürler.)

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Record Gazetesi - İnönü - Baskı!!


Portekiz’in Record Gazetesi, iki yıl üst üste (Beşiktaş ve Fenerbahçe) Türkiye’de Şampiyonlar Ligi maçlarına çıkan Portolu futbolculara, “Karşılaştığınız rakipler arasında hangi seyirci daha radikaldi?” sorusunu yöneltti, cevap ilginç ve çok netti: Beşiktaş İnönü Stadı.

Portolu futbolcular, Beşiktaş’ın dünyanın en ateşli taraftarına sahip olduğunu belirterek, aynı coşku ve baskıyı Fenerbahçe’de göremediklerini ifade ettiler.
Portekiz ekibinin oyuncularından Lisandro Lopez, daha da ileri giderek siyah-beyazlılara övgüler yağdırdı. Arjantinli futbolcu, “Ben, ülkem de dahil, Güney Amerika’nın tüm önemli statlarında futbol oynadım. Ama Porto’nun Beşiktaş ile İnönü’de oynadığı karşılaşmayı asla unutamam. Stadın bir an üzerimize geldiğini hissettik” dedi.

Lisandro Lopez, “Stada ayak bastığımızda gürültüden kulaklarımız tıkanmıştı. Beşiktaş’ı sahada oynatan sanki seyirciydi. İnanılmaz anlar yaşadım. Bunu söylerken bile tüylerim diken diken oluyor” sözleriyle siyah-beyazlı taraftara, 10 üzerinden 10 verdiklerini ifade etti.

Lopez, Beşiktaş taraftarını, “Sanki içlerindeki şeytanı çıkarmak için trans halindeymiş izlenimini veriyorlardı” yorumunu yaptı.

Bu yazıyı Fenerbahçe ile Beşiktaş taraftarını karşılaştırma amaçlı paylaşmadım. Paylaşım amacım belkide bir daha İnönü atmosferini yaşamiyacak bir futbolcunun hissettiklerini şuan Beşiktaşlı hiçbir futbolcunun hissetmemesi.. Bu yüzden Beşiktaş şampiyon olamaz diyorum.. Malesef!

3 Mayıs 2009 Pazar

BARCAlamak!


El Classico'da gülen taraf beni kesinlikle yanıltmayana Barcelona oldu. Aslına bakılırsa Juande Ramos kazanma isteğini sahaya sürdüğü 11'le belli etti. Bu şartlarda bir çok avrupa devini yenebilicek kapasitedeler ama rakip Barcelona olunca durum biraz farklı.. Orta üçlü Xavi, İniesta ve Messi topu 2 saniyeden fazla ayakta tutmayarak Real orta sahasının sabrını zorlayıp, boş koşular yapmasına ve dirençlerinin kırılmasına sebep oldu. Bu pas trafiği bir süre sonra o kadar ciddi boyutlara ulaştı ki Real'in en teknik oyuncuları bile 3 metreye pas atamaz duruma geldiler. Belkide kendi sahalarında oynamanın da vermiş olduğu ruh haliyle Marcelo ve Van Der Vaart çaresizlikten tekme sallayıp Barcelona'lı futbolcuları sindirmek istedilerse de bu sadece onlara sarı kart olarak geri döndü.

Aslına bakarsak yumuşak bir orta sahaya sahip Barcelona takımı. Hem fiziksel, hemde yapı itibariyle sert oyunculara dayalı bir orta sahası yok Yaya Toure dışında. Ama o kadar ciddi bir pas trafiği varki sahada rakibin fizik üstünlüğünün hiçbir anlamı olmadığını kısa sürede anlıyoruz.

Bu tarz bi kadro yani birbirini bu kadar iyi anlıyan, tamamlıyan ve egolarondan arınmış oyuncular topluluğunu bir araya getiren Barca yönetimini ve teknik kadrosunu kutlamak gerekir. İşallah sahada oynanan futbol transferde izlenmesi gereken vizyon bizim futbolumuzu yönetenlere örnek teşkil eder yoksa uzun bir süre avrupa arenasında final göremeyeceğimiz kesin gibi..

14 Nisan 2009 Salı

Aciziyet..!


Pazar aksamı saat 9.30 civarları bir açıklama duydum ki duymaz olaydım! Şaka gibi.. Televizyondaki Adnan Polat! Haklarının yendiğinden ve bu işte bir "Tezgah" olduğundan bahsediyor. Gerçi kızmamak lazım tecrübe konuşuyor! Yıllardır bu "Tezgah" edebiyatını yürüten kişi bu cümleyi kuruyorsa ortada bi "Tezgah" vardır!! Bununlada yetinmedi ve aciziyetin son perdesine tanık olmamızı sağladı. Artık "Yuh" dedirten "Fenerbahçe ile bizi yarışın dışında bıraktılar" açıklaması ne kadar basitleşilebiliceğin göstergesiydi. Daha geçen sene şampiyonluk yolunda Beşiktaş'ın 15 puanı "çalınırken"! Galatasaray'a bir o kadar hediye edilmedi mi!? Uzaklara gitmeden bir örnek vermek gerekirse daha sezonun ilk yarısında Rüştü'nün kontrolündeki topa Servet vurup gol yapmadımı, yine aynı maçta Delgado haksız atılmadı mı!! Adnan Polat adaletten bu ülkede bahsedicek son kişidir. 8-0'ı, Zalad'ı, Vahap Beyaz"lar"ı, Arif'i unutmadı bu ülkede yaşayan 80-90 kuşağı ve özellikle Beşiktaş'lılar! Ama yinede bilgiye, tecrübeye, deneyime saygımız sonsuz! Adnan Polat "Tezgah var" diyorsa vardır..! Çünkü bu işleri iyi bilir!!

2 Nisan 2009 Perşembe

Saçmalıklar Silsilesi..


Saçmalıktan bahsedince son zamanlarda aklıma gelen ilk kişi Fatih Terim bir diğer ilk ise son açıklanan aday kadro! Kadro açıklandığında saçmaladığını düşündüm ama yinede ümitliydim ne yapar ne eder bu kadar olumsuzluktan bir olumlu yaratır "vatan millet Sakarya" edebiyatıyla İspanya'da olmasada, İstanbul'da bir beraberlik alırız diye düşünmüştüm. Ama Fatih Terim her konuda olduğu gibi bu konuda da baskın çıktı. Ardarda iki maçtada skoru rakip lehine kolaylaştırıcak değişikliklerle Del Bosque'nin ekmeğine yağ sürdü. Sonuç tabiki son şampiyon ve sanki futbolu kendileri yaratmışcasına oynayan İspanyol'lar lehine sonuçlandı. Çünkü futbol o kadar basit ve bu kadar saçmalıklar silsilesini kaldırıcak bir oyun değil! Hele rakibin İspanya ise hiç değil. Artık Fatih Terim'e biri dur demeli ve geçmişiyle yaşamaktan vazgeçmeli.. Yoksa kaybımız sadece Güney Africa'daki dünya kupası değil, bir kaç avrupa ve dünya kupasına katılamamak olucak. Biraz daha açık olmak gerekirse yeni bir antrenörün gelmesi halinde şuanki milli takımın yarısına yakını bir daha milli takım forması giyemez ve herseye sıfırdan başlamak zorunda kalırız! Yani kayıp büyük, zaman alehimize hızla işlemeye devam ediyor.

29 Mart 2009 Pazar

Sergio Ramos!


Aslında maçla ilgili bir yazı yazmak isterdim, ki maç İspanya milli takımının domine ettiği, ilk 20 dk. dışında oyuna tamamen hakim olduğu, bir futbolcunun topla maximum oynama süresinin 3 sn.'yi geçmediği bir takımda asıl dikkatimi çeken, "bu adam insanmı?" dedirten biri vardı ki gerçekten akıllara zarar bir performans sergiledi.

Bahsettiğim futbolcu maçı izleyen herkesin benimle hemfikir olduğuna inandığım Real Madrid'in ve İspanya milli takımının sağ beki(gerçi çok yönlü, birden fazla pozisyonda rahatlıkla oyniyabilen bir futbolcu) Sergio Ramos.

Altyapısı son yılların futbolcu fabrikası olarak öne çıkan, 2 kez ardarda Uefa kupasını alarak tarihe geçen Sevilla'ya dayanıyor olması futbolla kenarından kıyısından ilgilenen pek çoğumuzu şaşırtmasa gerek. Çünkü son yıllarda büyük kulüplere baktığımızda Sevilla altyapısından yetişmiş yada Sevilla ile parlayıp önemli noktalara gelen çok sayıda yıldız var (Jose Antonio Reyes, Daniel Alves, Jose Mari, Seydou Keita, Jesus Navas, Diego Capel, vs).

Bir sağ bekin tüm hücum organizasyonlarının içinde yer alması, rakip sol beki dar bir alana mahkum etmesi, ona sadece defans yapma hakkı tanıması pek insaflıca ve çok bilindik birşey değil! Zaten bir elin parmaklarını geçmicek kadar az oyuncuya has bir özellik (yada lutuf). Birde bu oyuncu stoperden devşirme bir sağbek olduğunu düşünürsek bir kez daha hayranlık duyamamak, saygı göstermemek elde değil.

İşin özü, beni bu maçta ne İspanya milli takım oyuncularının nefes aldırmayan pas trafiği(ki mükemmel), ne Volkan'ın muhteşem reflexleri, nede milli takımımızın ilk 20 dk.deki üstün gayreti etkiledi. Bu maçın özeti Sergio Ramos, İbrahim Üzülmez üzerinde daha önce denenmemiş ve benzeri görülmemiş bir deney yaptı! Sayısını hatırlayamadığım, oturduğum koltukta gözlerimi yoran ama kendisini bir türlü etkilemeyen bindirmeleri, 75. dk.de altı pas içerisindeki akrobatik rövaşatası ve bir 90 dk. daha oynayabiliceğine olan inancımdır beni bu yazıya zorlayan. Tabi buna önlem almayarak İbrahim'i Ramos'un kobayı yapan, ilerde tek top tutan oyuncumuz Semih'i kenara alıp takımı pasifize eden Fatih Terim'in katkısıda yatsınamaz.

22 Mart 2009 Pazar

Orta Oyunu


Öncelikle iki takımda Fenerbahçe ve Trabzon'un puan kaybıyla kapattığı bu haftada en ciddi rakibine 3'lık bir avantaj vermek istemiyordu. İki takımda çok kontrollü başladı. Beşiktaş Nobre'sizlikten ilk 20 dk.de ileri uçta top tutamadı ve Sivas bu dakikalar içinde oyunun hakimiydi, hatta Musa ile ciddi bir pozisyondan da yararlaramadılar. İlk yarının geriye kalan dk.lerinde Beşiktaş oyuna ağırlığını koyarak ciddi pozisyonlar üretti. Gole yaklaştığı pozisyonlar ise genelde duran toplardı ama çerçeveyi bulamadılar.

İkinci yarı gollerle başladı. Maç başından beri Sivas adına yapılan tek organizasyon olan, topu Mehmet Yıldız'a şişirip geriden gelen oyunculara pozisyon hazılama girişimi Beşiktaş defansının dalgınlığı arasında Herve Tum'un kafa golüyle sonuçlandı. Beşiktaş gelen bu şok golden sonra psikolojik olarak geri çekilen Sivas'ın üstünde baskı kurdu. Bu baskı Yusuf'un muhteşem ortasına Tello'nun bir o kadar güzel bitiricili ile sonuçlanınca maça denge geldi.

Maçtaki doğruları ve yanlışları değerlendiricek olursak Cisse ve Nobre tercihleri tartışılır. Ernst ile iyi bi ikili olusturan Cisse kesinlikle ilk 11 de olmalıydı. Bu durumda Sivok haftalardır hatasız oynadığı stoper mevkiinde Zapo'nun yerine görev almalıydı. Nobre ise geçen haftanın formsuz ismi Bobo'nun yerine 11 de başlaması gereken bir diğer isimdi. Çünkü Nobre rakip üzerinde baskı olusturan, defans adamlarının öne çıkmasını engelleyen, ileri uçta top saklayıp takımı dinlendiren bir oyuncu. Geçen haftaki 11 den yaptığı en olumlu değişiklik kesinlikle Delgado-Yusuf değişikliğiydi. Yusuf bu maçta kendisinden beklendiği gibi büyük takım oyuncusunun göstermesi gereken reflexi göstererek maça ağırlıgını koydu ve asistinide yaparak doğru bir tercih olduğunu kanıtladı.

Son olarak maçta en çok göze batan oyuncular Sivasspordan Fabio Bilica (sağlam ve güvenilir bir stoper), Beşiktaş'ta ise İbrahim Toraman (ülkenin stopersizlikten kırıldığı bu dönemde milli takıma sırf Fatih Terim'in egoları yüzünden seçilmeyen bence Servetle beraber en ii ve en hazır yerli stoper) ve 70. dk.ye kadar Yusuf'tu.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Athletic Bilbao



Athletic Bilbao, İspanya'nın Basque bölegesinin en önemli takımıdır. Kulüp 1898 yılında kurulmus olup, tarihinde 8 La Liga şampiyonluğu bulunmaktadır. Gelenekçi ve milliyetçi yapıdaki bu kulüp diğer Basque takımlarına nazaran bölge haricinde hiçbir oyuncuyu takımında oynatmaz. Tarih boyunca oynattığı tek yabancı futbolcu Bixente Lizarazu'dur. Bu futbolcuyu özel kılan ise Fransa'nın Basque bölgesinde doğup, büyümüş olmasıdır.

A.Bilbao La Liga tarihinde Barcelona ve Real Madrid'le beraber küme düşmemişim 3 kulüpten biridir. Tıpkı Barcelona gibi formasını bayrak gibi gördüğünden üzerine 100 yılı aşkın bir süre reklam almamış ama bu geleneklerini 2008 yılında çağın futboluna ayak uydurabılme adına son vermişlerdir. Fakat yine milliyetçi yönleri ağır basmış ve Basque kökenli bi petrol sirketiyle anlaşılmıştır.

Ezeli rakibi olan R.Sociedad'la yapılan maçlar, diğer bilindik derbiler gibi kanlı bıcaklı geçmemiş, aksine hep iç içe izlenmiş. Basque'lı futbolcular tarafından her zaman ilk tercih edilen kulüp A.Bilbao olmuş. Kısacası A.Bilbao forması milli forma, R.Sociedad forması ise sadece bir kulüp formasından ibaret Basque'lılar için.

Benim gözümde Athletic Bilbao - Barcelona maçları daha bir anlamlı olmuştur, R.Sociedad maçlarına göre, hem tarih bakımından benzerlikleri, hemde İspanya'daki iki ayrılıkçı bölgenin en özel takımları olmaları bu maçları benim gözümde daha bir özel kılıyor.

Ben kesinlikle A.Bilbao taraftarıyım. La Liga'yı düşünücek olursak, her takımda en az 10 yabancının oynadığı bir ligde, sıfır yabancıyla geleneklerine bu kadar bağlı bir kulübün ayakta kalabilmesi ve hiç küme düşmemiş olması bence takdire değer. Ligde şu an 10. sıradalar ve yakın gelecekte küme düşme korkusu yaşiyacaklarına inanmıyorum. İşallah duruşlarını ve tarihlerini ön planda tutmaya devam ederler.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Efsaneler ve Pascal Nouma..!


Çok az sayıda futbolcuya nasip olur oynadığı kulüple isminin bir anılması, efsane olması ve yıllar geçse bile isminin geçtiği anda herkesin anlatıcak bişeylerinin olması. Futbolu bırakan ve faal futbolculara verilebilicek en güncel isimler kuşkusuz Manchaster United - Eric Cantona, Napoli - Armando Diego Maradona, Real Madrid - Raul, Roma - Francesco Totti vs.vs..

Bu isimleri özel kılan taraftar gibi düşünüp taraftar gibi hareket etmeleri ve hiç kuşku yokki her birinin kulübüyle alakalı bir söyleminin oluşu. Mesela Eric Cantona "Ölünce beni yakın ve küllerimi Old Trafford'un dört bir yanına dağıtın" diyerek kulübüne olan aşkını ifade etmiştir. Armando Diego Maradona 1990 yılında İtalya'nın Napoli şehrinde oynanan İtalya - Arjantin dünya kupası yarı final maçının öncesinde Napoli halkına "Size Afrika'lı diyen İtalyanları mı, yoksa sizden biri olan ben ve takımımı mı destekliceksiniz?" diyebilicek kadar güçlü bir bağ kurmustur Napoli halkıyla. Raul'un hikayesi ise biraz farklı kendisi Atletico Madrid taraftarı olan ve altyapısından yetiştiği takımından küçük yaşlarda babasının baskısı sonucu ayrılarak tarihine geçiceği Real Madrid'e gitmiştir. Kulübün bir çok alanda rekorlarına sahip, en özel oyuncularından biri olmuştur. Zamanın Real Madrid başkanı Florentino Perez ise ona şu sözlerle ne kadar değer verdiğini göstermiştir "Bu kulüpten tüm futbolcular gider, antrenörler gider, yöneticiler gider ve gerekirse ben giderim ama Raul burda olmaya devam eder". Totti ise Roma'ya olan bağlılığını "Roma forması benim için İtalya milli formasından daha değerlidir" diyip belki çok tartışılıp, eleştirilmiştir ama Roma taraftarı içinde bir o kadar özel bi cümle kurmustur.

Konu idol futbolcular olunca akla Türkiye'de ilk olarak Pascal Nouma - Beşiktaş gelir. Nouma Beşiktaş taraftarı için çok özel bi futbolcuydu. Beşiktaş'ta Nouma için bir o kadar özeldi.

Nouma'yı özel kılan kesinlikle futbolculuk yetenekleri değildi.. Ki oldukça yetenekli bir futbolcuydu. Boş kaleye gol kaçırabilir, penaltıyı auta atabilir, hatta kendi kalesine gol atsa bile tepki almazdı. Beşiktaş taraftarı gibi adı baskıcı taraftara cıkmış bir grubun bu kadar olumsuzluğa müsamaha göstermesinin elbetteki haklı sebebleri var. Nouma gönülden oynayan, tabiri caizse tekmeye kafa sokan bir futbolcuydu, işler istediği gitmediğinde bu takım arkadaşlarıda olsa dahi tepki koyabilicek kadar açık ve netti, Fransa milli takım antrenörü Aime Jacquet'in Pascal daha disiplinli olursa onu milli takıma alabilirim söylemine "milli takım gibi bi hedefim olduğunu kim söyledi" diyecek kadarda dikti, hiçbir zaman profesyonel olamadı kendisine saha içinde küfür eden bi futbolcuya anında tepki koyucak kadar yürekliydi kısacası tribündeki taraftarın, sahadaki beden almış haliydi..

İşte Pascal ve onun Beşiktaş için düşündükleri...

"Attığım gollerden sonra çok fazla coşku yaşamıyorum. Çünkü taraftarın sevincini görmek beni daha fazla mutlu ediyor. Bu yüzden sevinmek yerine onların sevinçlerini izlemeyi tercih ediyorum"

"Galatasaray'a gitmedim. Çünkü Fransa'da doğdum Beşiktaş'lı oldum. Beşiktaş'tan başka takıma gidemezdim.. Çünkü ölmek istemiyorum.. Gitseydim bu şarkı olmazdı, bende ölür giderdim.."

"Ben futboldan nefret ediyorum. Bu sporu hiç sevmiyorum. Çünkü ben bu oyunu kendim için oynamıyorum. Ben Beşiktaş taraftarı için oynuyorum.. Ben benim birşey yapmamı bekleyen Beşiktaş taraftarını eğlendirmek istiyorum."

"Galatasaray ile yaptığımız maçta bilerek kırmızı kart gördüm. Eğer oyunda kalsaydım kendi takım arkadaşlarımla kavga edecektim. Eğer elimde bıçak olsaydı birkaç kişiyi doğrardım. Bu kadar ruhsuz oynanmaz! Taraftarın heyecanı kadar heyecan içlerinde hissetmiyorlardı."

"Benim için psikopat diyorlar.. Ancak Beşiktaş taraftarı benden daha psikopat.. Onlara layık olmaya çalışacağım.."

"Beni ölünce İnönü'ye gömün..!"

"Atatürk kupasını kazandığımız maçta Beşiktaş taraftarı bana kariyerimdeki en mutlu günü yaşattı. Türk seyircisini o zaman çözdüm. Savaşan futbolcuya tapıyorlar. Bende savaşmayı seviyordum. Bu yüzden taraftarla bütün oldum."


21 Pascal Nouma Unforgettable..!

4 Şubat 2009 Çarşamba

Fabian Ernst ve Total Futbol


Beşiktaş'ın son transferi Fabian Ernst'i avrupa futbolunu yakından takip edenler, özellikle Werder Bremen, son olarak da Schalke'deki başarılı performansıyla hatırlicaklardır. Joachim Löw'ün gelişiyle milli takıma seçilemesede 20'nin üzerinde milli olarak kendisini kanıtlamış bir futbolcu Ernst. Total futbolun olmazsa olmazı önlibero olarak tabir edilen bölgede, oyunu çift yönlü ve basit oynayabilen futbolcu tipine güzel bi örnek son transfer.

Ernst, sadece futbolculuk yetenekleriyle değil futbol karakteriylede Beşiktaş ve taraftarına uygun özellikler taşıyan bir futbolcu. Mücadeleci, sert, agresif ve en önemlisi kazanmayı isteyen bir yapıya sahip. Bence Beşiktaş hem takım içinde önemli rol alıcak, takıma extra güç katıcak bir futbolcu hemde total futbolun gerektirdiği güçlü ortasahayı kurma anlamında önemli bir adım atmış oldu. Önlibero bölgesinde oynayan oyuncunun önemini Aurelio'nun gidişiyle Fenerbahçe taraftarı fazlasıyla anlamış durumda. Gidişinin yarattığı boşluğu Josico gibi tek yönlü, oyunu sadece defansif anlamda oynayabilen bir oyuncuyla doldurması Fenerbahçe'nin avrupadan erken elenmesine, ligde bocalamasına ve Aragones'i hatta Alex'i tartışılabilir bir noktaya getirmiştir.

Beşiktaş'taki latin oyuncuların fazlalığı, Mustafa Denizli'nin hücum yönü ön planda olan orta saha tercihleri, haliyle dayanıklılık ve mücadele anlamında (bu her ne kadar küçük takımlarla olan maçlarda pek sırıtmasada) ligin kalburüstü takımlarıyla oynanan maçlarda takımın direncini düşürdüğü bir gerçek. Bu anlamda Sivok ve Ernst'lü bi orta alan Beşiktaş'a daha önde oynama, Tello, Delgado ve Yusuf gibi teknik oyunculara ceza alanına yakın bölgelerde top kullanma fırsatı yaratıcaktır. Bence Ernst, Sivokla beraber bu senenin en faydalı transferidir. Sanırım bu sefer oldu.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Placebo


Girişi bir tanımla açmak doğru olur sanırım. Placebo ; Bir tıp terimi bazı hastalar etkisiz bile olsa bazı ilaçların faydası olacağına inanırlar. Bunlar hastanın ikna edilemediği durumlarda onu rahatlatmak için verilen orjinal görünümde sahte ilaçlardır.

Grup 1994 yılında Brain Molko ve Stefan Olsdal önderliğinde Robert Schultzberg'in de dahil olması ile kurulmus. İlk adı "Ashtray Heart" olan grup daha sonra tüm dünyanın tanıdığı ve sevdiği "Placebo" adını almış. İlk single'ları 1995 yılı çıkışlı "Bruise Pristine" cok fazla dikkat cekmiş ve 1996 yılında grupla aynı adı taşıyan "Placebo" albümüyle bir anda ismini geniş kitlelere duyurmaya başlamıştır.

Bir süre sonra Brian ve Stefan ikilisi ile Robert arasında bazı anlaşmazlıklar çıkmış ve sonuc ayrılıkla sonuçlanmıştır. Bu durumun gerektirdiği yeni baterist arayışı, Steve Hewitt'in teklifi kabul etmesiyle son bulur. Son olarak 2008 yılı sonlarına doğru Steve Hewitt'te aynı sebeblerden gruptan ayrılır ve yerini Steve Forrest alır. Şimdi herkesin gözü 2009 yılında cıkıcak Steve Forest'li yeni Placebo albümüne çevrildi.

Sırasıyla Placebo Albümleri
1996 "Placebo"
1998 "Without You I'm Nothing"
2000 "Black Market Music"
2003 "Sleeping With Ghosts"
2007 "Meds"

Cinsel tercihleri farklı olan grup üyeleri belki de önce bundan dolayı dikkat çekti ama beni ve Placebo severleri ilgilendiren kısmı kesinlikle yaptıkları muzik. Grubun son bateristi Steve Hewitt'le olan ayrılığın da bu sebeplere dayandığıda ortaya atılan bi iddia. Herkesin ortak fikri grubun popüleritesinin brain'ın eşsiz sesi ve yine Brain'ın sınır tanımaz aykırılıkları.

Özellikle insanın bazen içini parçalayan, bazen sinirlendiren, bazen isyan duygusunu körükleyen, bazen de içmek zorunda bırakan, o çarpıcı, sarsıcı ve standart dışı sözler Placebo'nun bu kadar geniş kitlelere yayılmasının ve sevilmesinin ana sebebi..

Şarkıları arasında ayrım yapmaK zor(en azından benim adıma) ama özellikle dinlenmesi gerektiğini düşündüğüm şarkıların bir listesini yapıcak olursam "Every Me & Every You" "I Know" "Blind" "The Bitter End" "Meds" "Song To Say Goodbye" "Special K" "Where's My Mind" ve "Without You I'm Nothing". Son olarak, benim şarkım kesinlikle "Every Me & Every You"..

2 Haftada 20 Puan..!


Öncelikle başlığa değinicek olursak Beşiktaş'ın 2 haftada 20 puan kazanmış olmasının Mustafa Denizli'nin 26. hafta iddialarını güçlendirdiğini söyliyebiliriz. Her ne kadar futbol anlamında devamlı bi gerileyiş olsada kazanıyor olmak ve rakiplerin ısrarla içerde ve dışarda puan kaybediyor olmaları Beşiktaş'ı potaya sokmasıyla beraber bi hava kattığı da bir gercek..

Mustafa Denizli'yi anlamakta gercekten ciddi sıkıntılarım var daha 3 gün önce 2 gol atmış iyi bir hava yakalamış olan Bobo'yu kenarda oturtmak sadece Bobo'ya değil takıma ve taraftara da ihanet. Zaten taraftar Tello'nun muhteşem golü öncesi Mustafa Denizli'ye güzel bi mesaj verdi. Mustafa Denizli'nin bu konuda Telloya hem 3 puanı getiren golü attığı için hemde olası tepkilerin önüne geçtiği için 2 kez teşekkür etmeli!

Takım genel anlamda iyi mücadele etti ama 2 futbolcunun gercekten ne yaptıklarını veya ne yapmaları gerktiğinin farkında olmadıklarını düşünüorum. Birincisi Serdar Özkan! Gercekten merak ettiğim konu Serdar'ın maçtan sonra maçın tekrarını izleyip kendi kendine hiç özeleştiri yapıp yapmadığı, Serdar'ın yetenekli bir futbolcu olduğu fikrini bende savunuyor(dum) artık yeteneklerine de inancım kalmadı ayağına her gelen top ya çalım atma sevdasıyla, ya sadece tribün baskısıyla top benden gitsin düşüncesiyle olumsuz kullanılıyor daha ne kadar şans alıcak yada Serdar'ı kim uyarıcak. Bir röportajını okumustum ben lider oyuncuyum demiş şaşırdım sezonda 40 maç oynamış bir oyuncu olarak kaç asisti war acaba yada aldığı tek bi maç warmı..? İkincisi Filip Holosko geldiği günlerde güçlü, hızlı we fuleli bir futbolcuydu, gercekten beşiktaş taraftarına sanırım "aradığımız oyuncuyu bulduk" dedirten türde yükselen bir değerdi ama bu sezon başından beri gol attığı maçlarda dahil hiç bir maçta 5 milyon €'luk futbolcu imajı vermedi, en önemlisi herzaman rakip futbolcunun bi adım arkasında, ikili mücadelelerde hep maglup. Kısaca özetlemek gerekirse Beşiktaş'a gelebilmek değil Beşiktaş'ta kalabilmek önemli, en azından maç öncesi Şifo Mehmet'e gösterilen sevgiyi baz alsalar yeterli..

Son söz konu Beşiktaş olunca tabiki yönetime, merak etttiğim bu kadar yabancı futbolcunun ve yabancı antrenörün gelip gittiği bir kulupte (pardon kovulup tazminat ödendiği daha doğru olucak) borç almış başını yürümüş başkana olan borç 55 milyon TL olarak açıklanıyor. Garip!!! Buna itiraz edicek bu borcu ben Beşiktaş'ın borcu olarak kabul etmiorum diyebilicek bir Beşiktaş kongre üyesi yada herşeye rağmen ben adayım diyebilicek biri yokmu..! Sanırım söylemler gerçekleşiyor Beşiktaş, taraflı medya, taraflı federasyon ve kendi içindeki inançsızlığına yenik düşüyor. Bu kulübün tek ve son kalesi taraftarı, oda en fazla 2010 seçimlerine kadar dayanır bir değişim olmazsa sanırım onlarda pes edicek herşey yönetim ve futbolcular gibi sıradanlaşıcak.. Beşiktaşlı uyan herşey için geç olmadan..!