14 Şubat 2009 Cumartesi

Athletic Bilbao



Athletic Bilbao, İspanya'nın Basque bölegesinin en önemli takımıdır. Kulüp 1898 yılında kurulmus olup, tarihinde 8 La Liga şampiyonluğu bulunmaktadır. Gelenekçi ve milliyetçi yapıdaki bu kulüp diğer Basque takımlarına nazaran bölge haricinde hiçbir oyuncuyu takımında oynatmaz. Tarih boyunca oynattığı tek yabancı futbolcu Bixente Lizarazu'dur. Bu futbolcuyu özel kılan ise Fransa'nın Basque bölgesinde doğup, büyümüş olmasıdır.

A.Bilbao La Liga tarihinde Barcelona ve Real Madrid'le beraber küme düşmemişim 3 kulüpten biridir. Tıpkı Barcelona gibi formasını bayrak gibi gördüğünden üzerine 100 yılı aşkın bir süre reklam almamış ama bu geleneklerini 2008 yılında çağın futboluna ayak uydurabılme adına son vermişlerdir. Fakat yine milliyetçi yönleri ağır basmış ve Basque kökenli bi petrol sirketiyle anlaşılmıştır.

Ezeli rakibi olan R.Sociedad'la yapılan maçlar, diğer bilindik derbiler gibi kanlı bıcaklı geçmemiş, aksine hep iç içe izlenmiş. Basque'lı futbolcular tarafından her zaman ilk tercih edilen kulüp A.Bilbao olmuş. Kısacası A.Bilbao forması milli forma, R.Sociedad forması ise sadece bir kulüp formasından ibaret Basque'lılar için.

Benim gözümde Athletic Bilbao - Barcelona maçları daha bir anlamlı olmuştur, R.Sociedad maçlarına göre, hem tarih bakımından benzerlikleri, hemde İspanya'daki iki ayrılıkçı bölgenin en özel takımları olmaları bu maçları benim gözümde daha bir özel kılıyor.

Ben kesinlikle A.Bilbao taraftarıyım. La Liga'yı düşünücek olursak, her takımda en az 10 yabancının oynadığı bir ligde, sıfır yabancıyla geleneklerine bu kadar bağlı bir kulübün ayakta kalabilmesi ve hiç küme düşmemiş olması bence takdire değer. Ligde şu an 10. sıradalar ve yakın gelecekte küme düşme korkusu yaşiyacaklarına inanmıyorum. İşallah duruşlarını ve tarihlerini ön planda tutmaya devam ederler.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Efsaneler ve Pascal Nouma..!


Çok az sayıda futbolcuya nasip olur oynadığı kulüple isminin bir anılması, efsane olması ve yıllar geçse bile isminin geçtiği anda herkesin anlatıcak bişeylerinin olması. Futbolu bırakan ve faal futbolculara verilebilicek en güncel isimler kuşkusuz Manchaster United - Eric Cantona, Napoli - Armando Diego Maradona, Real Madrid - Raul, Roma - Francesco Totti vs.vs..

Bu isimleri özel kılan taraftar gibi düşünüp taraftar gibi hareket etmeleri ve hiç kuşku yokki her birinin kulübüyle alakalı bir söyleminin oluşu. Mesela Eric Cantona "Ölünce beni yakın ve küllerimi Old Trafford'un dört bir yanına dağıtın" diyerek kulübüne olan aşkını ifade etmiştir. Armando Diego Maradona 1990 yılında İtalya'nın Napoli şehrinde oynanan İtalya - Arjantin dünya kupası yarı final maçının öncesinde Napoli halkına "Size Afrika'lı diyen İtalyanları mı, yoksa sizden biri olan ben ve takımımı mı destekliceksiniz?" diyebilicek kadar güçlü bir bağ kurmustur Napoli halkıyla. Raul'un hikayesi ise biraz farklı kendisi Atletico Madrid taraftarı olan ve altyapısından yetiştiği takımından küçük yaşlarda babasının baskısı sonucu ayrılarak tarihine geçiceği Real Madrid'e gitmiştir. Kulübün bir çok alanda rekorlarına sahip, en özel oyuncularından biri olmuştur. Zamanın Real Madrid başkanı Florentino Perez ise ona şu sözlerle ne kadar değer verdiğini göstermiştir "Bu kulüpten tüm futbolcular gider, antrenörler gider, yöneticiler gider ve gerekirse ben giderim ama Raul burda olmaya devam eder". Totti ise Roma'ya olan bağlılığını "Roma forması benim için İtalya milli formasından daha değerlidir" diyip belki çok tartışılıp, eleştirilmiştir ama Roma taraftarı içinde bir o kadar özel bi cümle kurmustur.

Konu idol futbolcular olunca akla Türkiye'de ilk olarak Pascal Nouma - Beşiktaş gelir. Nouma Beşiktaş taraftarı için çok özel bi futbolcuydu. Beşiktaş'ta Nouma için bir o kadar özeldi.

Nouma'yı özel kılan kesinlikle futbolculuk yetenekleri değildi.. Ki oldukça yetenekli bir futbolcuydu. Boş kaleye gol kaçırabilir, penaltıyı auta atabilir, hatta kendi kalesine gol atsa bile tepki almazdı. Beşiktaş taraftarı gibi adı baskıcı taraftara cıkmış bir grubun bu kadar olumsuzluğa müsamaha göstermesinin elbetteki haklı sebebleri var. Nouma gönülden oynayan, tabiri caizse tekmeye kafa sokan bir futbolcuydu, işler istediği gitmediğinde bu takım arkadaşlarıda olsa dahi tepki koyabilicek kadar açık ve netti, Fransa milli takım antrenörü Aime Jacquet'in Pascal daha disiplinli olursa onu milli takıma alabilirim söylemine "milli takım gibi bi hedefim olduğunu kim söyledi" diyecek kadarda dikti, hiçbir zaman profesyonel olamadı kendisine saha içinde küfür eden bi futbolcuya anında tepki koyucak kadar yürekliydi kısacası tribündeki taraftarın, sahadaki beden almış haliydi..

İşte Pascal ve onun Beşiktaş için düşündükleri...

"Attığım gollerden sonra çok fazla coşku yaşamıyorum. Çünkü taraftarın sevincini görmek beni daha fazla mutlu ediyor. Bu yüzden sevinmek yerine onların sevinçlerini izlemeyi tercih ediyorum"

"Galatasaray'a gitmedim. Çünkü Fransa'da doğdum Beşiktaş'lı oldum. Beşiktaş'tan başka takıma gidemezdim.. Çünkü ölmek istemiyorum.. Gitseydim bu şarkı olmazdı, bende ölür giderdim.."

"Ben futboldan nefret ediyorum. Bu sporu hiç sevmiyorum. Çünkü ben bu oyunu kendim için oynamıyorum. Ben Beşiktaş taraftarı için oynuyorum.. Ben benim birşey yapmamı bekleyen Beşiktaş taraftarını eğlendirmek istiyorum."

"Galatasaray ile yaptığımız maçta bilerek kırmızı kart gördüm. Eğer oyunda kalsaydım kendi takım arkadaşlarımla kavga edecektim. Eğer elimde bıçak olsaydı birkaç kişiyi doğrardım. Bu kadar ruhsuz oynanmaz! Taraftarın heyecanı kadar heyecan içlerinde hissetmiyorlardı."

"Benim için psikopat diyorlar.. Ancak Beşiktaş taraftarı benden daha psikopat.. Onlara layık olmaya çalışacağım.."

"Beni ölünce İnönü'ye gömün..!"

"Atatürk kupasını kazandığımız maçta Beşiktaş taraftarı bana kariyerimdeki en mutlu günü yaşattı. Türk seyircisini o zaman çözdüm. Savaşan futbolcuya tapıyorlar. Bende savaşmayı seviyordum. Bu yüzden taraftarla bütün oldum."


21 Pascal Nouma Unforgettable..!

4 Şubat 2009 Çarşamba

Fabian Ernst ve Total Futbol


Beşiktaş'ın son transferi Fabian Ernst'i avrupa futbolunu yakından takip edenler, özellikle Werder Bremen, son olarak da Schalke'deki başarılı performansıyla hatırlicaklardır. Joachim Löw'ün gelişiyle milli takıma seçilemesede 20'nin üzerinde milli olarak kendisini kanıtlamış bir futbolcu Ernst. Total futbolun olmazsa olmazı önlibero olarak tabir edilen bölgede, oyunu çift yönlü ve basit oynayabilen futbolcu tipine güzel bi örnek son transfer.

Ernst, sadece futbolculuk yetenekleriyle değil futbol karakteriylede Beşiktaş ve taraftarına uygun özellikler taşıyan bir futbolcu. Mücadeleci, sert, agresif ve en önemlisi kazanmayı isteyen bir yapıya sahip. Bence Beşiktaş hem takım içinde önemli rol alıcak, takıma extra güç katıcak bir futbolcu hemde total futbolun gerektirdiği güçlü ortasahayı kurma anlamında önemli bir adım atmış oldu. Önlibero bölgesinde oynayan oyuncunun önemini Aurelio'nun gidişiyle Fenerbahçe taraftarı fazlasıyla anlamış durumda. Gidişinin yarattığı boşluğu Josico gibi tek yönlü, oyunu sadece defansif anlamda oynayabilen bir oyuncuyla doldurması Fenerbahçe'nin avrupadan erken elenmesine, ligde bocalamasına ve Aragones'i hatta Alex'i tartışılabilir bir noktaya getirmiştir.

Beşiktaş'taki latin oyuncuların fazlalığı, Mustafa Denizli'nin hücum yönü ön planda olan orta saha tercihleri, haliyle dayanıklılık ve mücadele anlamında (bu her ne kadar küçük takımlarla olan maçlarda pek sırıtmasada) ligin kalburüstü takımlarıyla oynanan maçlarda takımın direncini düşürdüğü bir gerçek. Bu anlamda Sivok ve Ernst'lü bi orta alan Beşiktaş'a daha önde oynama, Tello, Delgado ve Yusuf gibi teknik oyunculara ceza alanına yakın bölgelerde top kullanma fırsatı yaratıcaktır. Bence Ernst, Sivokla beraber bu senenin en faydalı transferidir. Sanırım bu sefer oldu.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Placebo


Girişi bir tanımla açmak doğru olur sanırım. Placebo ; Bir tıp terimi bazı hastalar etkisiz bile olsa bazı ilaçların faydası olacağına inanırlar. Bunlar hastanın ikna edilemediği durumlarda onu rahatlatmak için verilen orjinal görünümde sahte ilaçlardır.

Grup 1994 yılında Brain Molko ve Stefan Olsdal önderliğinde Robert Schultzberg'in de dahil olması ile kurulmus. İlk adı "Ashtray Heart" olan grup daha sonra tüm dünyanın tanıdığı ve sevdiği "Placebo" adını almış. İlk single'ları 1995 yılı çıkışlı "Bruise Pristine" cok fazla dikkat cekmiş ve 1996 yılında grupla aynı adı taşıyan "Placebo" albümüyle bir anda ismini geniş kitlelere duyurmaya başlamıştır.

Bir süre sonra Brian ve Stefan ikilisi ile Robert arasında bazı anlaşmazlıklar çıkmış ve sonuc ayrılıkla sonuçlanmıştır. Bu durumun gerektirdiği yeni baterist arayışı, Steve Hewitt'in teklifi kabul etmesiyle son bulur. Son olarak 2008 yılı sonlarına doğru Steve Hewitt'te aynı sebeblerden gruptan ayrılır ve yerini Steve Forrest alır. Şimdi herkesin gözü 2009 yılında cıkıcak Steve Forest'li yeni Placebo albümüne çevrildi.

Sırasıyla Placebo Albümleri
1996 "Placebo"
1998 "Without You I'm Nothing"
2000 "Black Market Music"
2003 "Sleeping With Ghosts"
2007 "Meds"

Cinsel tercihleri farklı olan grup üyeleri belki de önce bundan dolayı dikkat çekti ama beni ve Placebo severleri ilgilendiren kısmı kesinlikle yaptıkları muzik. Grubun son bateristi Steve Hewitt'le olan ayrılığın da bu sebeplere dayandığıda ortaya atılan bi iddia. Herkesin ortak fikri grubun popüleritesinin brain'ın eşsiz sesi ve yine Brain'ın sınır tanımaz aykırılıkları.

Özellikle insanın bazen içini parçalayan, bazen sinirlendiren, bazen isyan duygusunu körükleyen, bazen de içmek zorunda bırakan, o çarpıcı, sarsıcı ve standart dışı sözler Placebo'nun bu kadar geniş kitlelere yayılmasının ve sevilmesinin ana sebebi..

Şarkıları arasında ayrım yapmaK zor(en azından benim adıma) ama özellikle dinlenmesi gerektiğini düşündüğüm şarkıların bir listesini yapıcak olursam "Every Me & Every You" "I Know" "Blind" "The Bitter End" "Meds" "Song To Say Goodbye" "Special K" "Where's My Mind" ve "Without You I'm Nothing". Son olarak, benim şarkım kesinlikle "Every Me & Every You"..

2 Haftada 20 Puan..!


Öncelikle başlığa değinicek olursak Beşiktaş'ın 2 haftada 20 puan kazanmış olmasının Mustafa Denizli'nin 26. hafta iddialarını güçlendirdiğini söyliyebiliriz. Her ne kadar futbol anlamında devamlı bi gerileyiş olsada kazanıyor olmak ve rakiplerin ısrarla içerde ve dışarda puan kaybediyor olmaları Beşiktaş'ı potaya sokmasıyla beraber bi hava kattığı da bir gercek..

Mustafa Denizli'yi anlamakta gercekten ciddi sıkıntılarım var daha 3 gün önce 2 gol atmış iyi bir hava yakalamış olan Bobo'yu kenarda oturtmak sadece Bobo'ya değil takıma ve taraftara da ihanet. Zaten taraftar Tello'nun muhteşem golü öncesi Mustafa Denizli'ye güzel bi mesaj verdi. Mustafa Denizli'nin bu konuda Telloya hem 3 puanı getiren golü attığı için hemde olası tepkilerin önüne geçtiği için 2 kez teşekkür etmeli!

Takım genel anlamda iyi mücadele etti ama 2 futbolcunun gercekten ne yaptıklarını veya ne yapmaları gerktiğinin farkında olmadıklarını düşünüorum. Birincisi Serdar Özkan! Gercekten merak ettiğim konu Serdar'ın maçtan sonra maçın tekrarını izleyip kendi kendine hiç özeleştiri yapıp yapmadığı, Serdar'ın yetenekli bir futbolcu olduğu fikrini bende savunuyor(dum) artık yeteneklerine de inancım kalmadı ayağına her gelen top ya çalım atma sevdasıyla, ya sadece tribün baskısıyla top benden gitsin düşüncesiyle olumsuz kullanılıyor daha ne kadar şans alıcak yada Serdar'ı kim uyarıcak. Bir röportajını okumustum ben lider oyuncuyum demiş şaşırdım sezonda 40 maç oynamış bir oyuncu olarak kaç asisti war acaba yada aldığı tek bi maç warmı..? İkincisi Filip Holosko geldiği günlerde güçlü, hızlı we fuleli bir futbolcuydu, gercekten beşiktaş taraftarına sanırım "aradığımız oyuncuyu bulduk" dedirten türde yükselen bir değerdi ama bu sezon başından beri gol attığı maçlarda dahil hiç bir maçta 5 milyon €'luk futbolcu imajı vermedi, en önemlisi herzaman rakip futbolcunun bi adım arkasında, ikili mücadelelerde hep maglup. Kısaca özetlemek gerekirse Beşiktaş'a gelebilmek değil Beşiktaş'ta kalabilmek önemli, en azından maç öncesi Şifo Mehmet'e gösterilen sevgiyi baz alsalar yeterli..

Son söz konu Beşiktaş olunca tabiki yönetime, merak etttiğim bu kadar yabancı futbolcunun ve yabancı antrenörün gelip gittiği bir kulupte (pardon kovulup tazminat ödendiği daha doğru olucak) borç almış başını yürümüş başkana olan borç 55 milyon TL olarak açıklanıyor. Garip!!! Buna itiraz edicek bu borcu ben Beşiktaş'ın borcu olarak kabul etmiorum diyebilicek bir Beşiktaş kongre üyesi yada herşeye rağmen ben adayım diyebilicek biri yokmu..! Sanırım söylemler gerçekleşiyor Beşiktaş, taraflı medya, taraflı federasyon ve kendi içindeki inançsızlığına yenik düşüyor. Bu kulübün tek ve son kalesi taraftarı, oda en fazla 2010 seçimlerine kadar dayanır bir değişim olmazsa sanırım onlarda pes edicek herşey yönetim ve futbolcular gibi sıradanlaşıcak.. Beşiktaşlı uyan herşey için geç olmadan..!